KADINLAR NE İSTER?

Sahi kadınlar ne ister? Hala cevaplanamadı mı bu soru?

Bu soruyla ilgili çok güldüğüm bir fıkra var, paylaşmak isterim.

 Adamın biri kumsalda dolaşırken ayağı bir şişeye çarpmış.. Şişenin tıpasını çıkarmış ve içinden bir cin çıkmış. .Cin adama – Bir dilek hakkın var.. Dile benden ne dilersen! demiş.. Adam da – İki okyanusu birbirine bağlayan bir köprü yapmanı istiyorum, demiş..
Cin :
– Yahu kardeşim bu ne biçim dilek daha olanaklı bir şeyler iste, demiş..
Adam :
– Öyleyse kadınları anlamak istiyorum, demiş..
Cinin cevabı çok kısa ve net :
– Köprü kaç şeritli olsun? demiş…

Bu soruya herkesin kendine göre bir cevabı vardır elbet, ben kendi cevabımı paylaşmak istedim. Bence kadınlar kendilerini dinleyen erkeklere aşık olurlar. Dinleyen derken, dinlermiş gibi yapanlardan bahsetmiyorum. Ne dediğinizi dikkatle dinleyen, duygularınızı anlayan ve ayırt edici özelliklerinizi keşfeden, söylediklerinizi aradan zaman geçmesine rağmen hatırlayan erkekler…

Bir de baba figürü eksik ya da travmatik olan kadınlar vardır, yaralı kadınlar, yaraları asla iyileşmeyecek olan kadınlar, asla birine gerçekten güvenemeyecek kadınlar, gerçekten sevemeyecek olanlar, sevilmeye layık olmadığını sananlar…

Oysa ki çok basittir aslında bir kadını kendine aşık etmek. Sadece dinleyin kadınları, gerektiğinde babaları olun, bu topraklarda içinde baba yarası olmayan kadın yok çünkü, şefkat gösterin, iltifat edin, yanında olun, güvenin, kendini gerçekleştirmesine engel olmayın. Bu kadar işte, çok mu?

Genel kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Evlilik

Bu günlerde evlilik hakkında ahkam kesmek moda oldu. Ben de benim neyim eksik diye düşündüm. 31 yaşında evlendiğim ve 9 yıldır evli olduğum için bekarlık hakkında da evlilik hakkında da konuşabilir düzeyde olduğumu düşünüyorum. Bu yazıdaki tüm görüşler kendi kişisel fikirlerim olup dileyen katılır dileyen katılmaz.

Öncelikle  evliliğin amacı nedir?

  • Bu aslında kişiye göre değişen bir olay. Çok muhafazakar ve kapalı ailelerde büyüyen kız ve erkek çocuklar evliliği bir tür özgürlük olarak görüyorlar ki bu kısmen doğru kısmen yanlıştır. Aile baskısından bunalıp evlenen çoğu kişi aslında farkında olmadan aynı baskıyı devam ettirecek bir eş seçer ki bu kısır döngüyü kırabilmek için bile erken yaşta evliliğin doğru olmadığını düşünüyorum. Bunun dışında maddi nedenlerle evlilik yapılabilir, toplum baskısıyla sadece öyle olması gerektiğine inanıldığı için evlilik yapılabilir veya sadece – ki doğru olan şekliyle – bir hayatı paylaşmak için evlilik tercih edilebilir.

Evlilik bir gereklilik midir?  

  • Asla değildir. Kişi toplum baskısından sıyrılıp sadece kendini ve hayatı keşfetme amacı ile kendine dönük yaşamayı tercih edebilir. Kendiyle evlenip bu şekilde mutlu olabilir. Ya da evlenmeden biriyle beraber yaşayabilir. Hayatı evcil hayvanı ya da herhangi bir hobisiyle dolu olabilir.

Evlilik mutluluk getirir mi?

  • Bu da tamamen beklentiye ve evlilik nedeninize göre değişir bence. Bir düşünün evlenmekte ki ya da evlenmek istemekte ki amacınız ne? Maddiyat mutluluk getirmez klişelerini değinmeyeceğim, oraları geçiyorum. Özgürlükse amacınız; evlilik özgürlük değildir. Gönüllü boyunduruktur, yeni sorumluluklardır. Bu amaçla evlendiyseniz hayal kırıklığı kaçınılmazdır.
  • Aşk için evlendiyseniz onun da ömrü maalesef uzun değildir, arada saygı ve arkadaşlık yoksa bir süre sonra mutsuzluk kaçınılmazdır.
  • Toplum baskısı ile evlendiyseniz evlilik hayal ettiğiniz veya sosyal medyada gördüklerinizden ibaret değildir, gene hayal kırıklığı yaşarsınız.

En doğru evlilik yaşı nedir?

  • Böyle bir şey yoktur evlilik standart bir şey olmadığı için ideal yaşı olmaz. Gençlikte evlilik daha kolay yapılıyor çünkü genç insan gözüpek oluyor, hayatın gerçeklerinden uzak oluyor. Duyguları en uçlarda yaşadığı için mantığı bir kenarda kalıyor. İdeal bir yaşı yoktur dedik ama bence ileri yaşlarda yapılması daha doğru olur diye düşünüyorum. Ben bu adamla/kadınla 20-30-40 yıl yaşayabilir miyim sorusuna mantıklı bir cevabı ancak ilerleyen yaşlarda verebiliyorsunuz? Kendinize karşı daha açık, daha dürüst olduğunuz yaşlarda.

Ve en önemlisi de şu; her evlilik farklıdır. Kendi ilişkinizi asla başkalarıyla kıyaslamayın. Her ilişkide o ilişkiyi oluşturan dinamikler değişkendir. Bu da beklentilerinize ve ihtiyaçlarınıza göre şekillenir. Kimi ilişkisini/evliliğini dipdibe (mıçmıç dediğimiz) şekilde yaşamayı sever. Kimi kendine özgür alan ister. Her tercihe saygı duymalı ve kimseyi seçimlerinden dolayı yargılamamalıyız diye düşünüyorum.

Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Kamp Maceram

Döndüm diye kocaman giriş yapıp sonra uzun müddet gene bloğa uğramamak… Bu aralar bu cümle gerçekten beni en iyi tanımlayan şey, her şeyden o kadar çabuk sıkılır oldum ki kendime inanmakta zorlanıyorum.

Bu sene yaz tatilimizi pandemi nedeni ile planlayamadık. Normal zamanlarda eşimle her sene 2 defa birer haftadan bir otel de tatil yapardık. Gördüğüm okuduğum kadarıyla bu sene otellerden eski keyif alınamaz olmuş. Öyleyse biz de bir değişiklik yapalım dedik.

https://www.sahilkampistanbul.com/

Çadır kamp denildiğinde pek çok kişinin yüzü buruşuyor. Açıkçası ilk etapta bende biraz önyargılıydım. Başlangıç olarak bir hafta sonu İstanbul’a yakın bir yere gitmeye karar verdik ve Şile Sahil Kampı bulduk. Tüm malzemelerimizi satın almıştık. Pahalı ancak tek seferlik alınacak şeyler…

Sahil kamp Şile gerçekten çok büyük bir alana kurulmuş ve kampçılar için her şey düşünülmüş. Çadırda kalmak istemeyenler için küçük bungalov evler, normal evler gibi seçenekleri de mevcut. Hatta çadırı olmayanlara çadır da kiralanıyor.

Harika Bir Manzara Değil mi?

Fiyatları çok uygun, içeride restoranı ve kamp ateşinde mangal yapmak için etlerinizi alabileceğiniz yerler de var ve fiyatları dışarısı ile aynı, yani taşımanıza gerek yok. Mangalınız yoksa mangal da kiralayabiliyorsunuz.

Çadır alanı çok güzeldi, cumartesi günü aşırı bir kalabalık vardı ama yine de keyifliydi. Rezervasyonları online olarak web siteleri üzerinden önceden yapmanız gerekiyor. Çünkü yer kalmayabiliyor.

Kamp alanının plajı da mevcut ancak Şile denizi malum çok dalgalı oluyor ve bu yüzden bazı günler denize girilmesine izin verilmiyor. Biz şanslıydık yasak yoktu ancak deniz gene de dalgalıydı ve çok da temiz değildi maalesef.

Kamp alanına giderseniz, gitmeyi düşünürseniz bizim yaptığımız hatayı yapmayın ve muhakkak bir hamak alın. O kadar uygun ki hamak için. Gün boyu içinde yatabilirsiniz.

Bu hafta sonu da yine arkadaşlarla gitmek istiyoruz. Bu kamp olayı iyice sardı bizi…

Aranızda kamp yapmayı seven ve bize yeni yerler tavsiye edebilecek olanlar var mı?

Genel kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

DÖNDÜM…

Şöyle bir baktım da bloğuma en son yazı ekleyeli 1 yıl 8 ay olmuş. Elbette pek çok okuyucuyu, daimi takip eden kitlemi kaybetmişim. Bu üzdü beni tabi ki ama tamamen benim hatam.

Neden bu kadar büyük bir ara verdim ve neden tekrar başladım biraz bundan bahsetmeyi düşünüyorum. Ben bloğa başladığımda sadece kendim için yazmayı planlamıştım. Önemsiz gündelik hayatım, izlediklerim, okuduklarım, gezdiklerim ve etkilendiğim şeyler yer alacaktı. Düzenli değil sadece canım istediğinde yazacaktım.

Bir yerden sonra başlangıçtaki bu hislerimi bloğun takipçi sayısının artmasıyla kaybettim. Kendimden de çok uzaklaştım. İnsanlardan gelen taleplere göre şekillenmeye ve yazmaya başladım. İstanbul gibi bir şehirde finans sektöründe yoğun çalışan biriyim. Aynı zamanda bloğa düzenli yazı koymak benim için giderek zorlaşmaya başladı. Sevdiğim şey, görevim oldu. Sadece bloğa koymak için, okumaya ve yaşamaya başladım. Bu zorunluluk beni zihinsel olarak yordu, sevdiğim şeylerden uzaklaşmaya başladım. Kaldı ki bloğumu takip edenler hiçbir zaman yüzler binler olmadı ama sayı ne olursa olsun insanların ilgisi hoşuma gitmişti.

Bu 1.5 yıllık süreçte yeni bir kedi daha evlat edindim. Paşa’ma arkadaş olsun diye… O bir Scotish fold…

Şeker’im

Ama onu pet shoptan falan almadım, kedisini çiftleştiren bir arkadaşım (ki yavrulara da kendisi bakacaktı) bir takım mali zorluklar yaşayınca yavrulara bakamayacağını düşünüp sahiplendirmeye karar verdi. Ben de Scotish Foldların maalef çok sevimli olsalar da hastalıklı olduklarını bilerek ve ona herkesten daha iyi bakabileceğimi düşünüp Paşa’ma da arkadaş olur diye birini aldım. Ailemiz onun katılımıyla 4 kişilik bir aile oldu.

Paşa’m

Yazmayı bırakıp kendim için yaşamaya başladıktan sonra bol bol dinlenme süreci geçirdim. Bu sene de maalesef tüm Dünya’yı etkileyen pandemi süreci çıktı. İşyerim en azından 2 aylık süreyle ayın yarısını evde kalacağımız şekilde düzenledi. Bu da kendime daha fazla zaman ayırmam anlamına geldi.

Spora başladım. Aslında ben yıllardır spor yaparım ama hiçbir zaman çok düzenli yapamadım. Pandemi de düzenli spor ve yogaya başladım. Çeşitli uygulamalar yardımıyla evde yaptım sporumu. Ve giderek daha çok sevmeye başladım. Meğer beni en çok yoran şey işten çıktıktan sonra paldır küldür salona gitmenin verdiği koşuşturmacaymış. Evde yapmaktan çok daha fazla keyif aldım ben.

Evdeyken disiplini sağlamak zor elbette ama kendinizi motive etmeyi başarırsanız salondan çok daha keyifli. Şimdi de bu işi bir adım öteye taşımayı düşünmeye başladım. Yani Yoga eğitmeni olmak istiyorum. Benim bir işim var yani meslek olarak yapmayacağım. Ancak yaptığım şeyi bilinçli ve doğru şekilde yapmak istiyorum. Çalışmaya başladım. Kısmetse kendime kattığım artı bir değer olacak Yoga.

Yolum açık olsun…

Genel kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Hayatın anlamı üzerine…

İnsan hayatı boyunca neyin peşinde koşar? İnsan hayatının arayışının özü nedir?  Neyi arıyoruz?  Mutluluğu mu? Daha fazla para sahibi olmayı mı? Her seferinde bir sonra ki daha büyük hedefe koşmayı mı? Gerçekte aradığımız nedir ve hangisi bizi gerçekten mutlu eder? Mutluluk arayıp bulunacak bir şey mi? Bir ödül mü? Hediye mi? Onun için mücadele mi etmek gerekiyor? Hiç sanmıyorum…

Mutluluk sadece an’dadır, eğer şu an’da mutluysan mutlusundur, değilsen de değilsindir. Kovalanacak bir şey değil mutluluk…Çünkü ne kadar kovalarsan o kadar kaçar senden… An’ları mutlulukla doldurabilmelisin. İnsan hayatının arayışının sebebi mutluluk değil. Bilgelik…

Daha çok şey bilmek,hayatın sırrına ulaşmak,belki niçin yaratıldığımızı, evrenin niçin yaratıldığını, ya da etrafımızdaki her şeyi anlamlandırabilmek… Bizler mutluluğu değil hayatın sırrını ararız.Doğanın dengesini, düzenini ve bizim bu düzen içindeki yerimizi anlamlandırmak isteriz. Kimisi bilimle yapar bunu, kimisi felsefeyle, kimisi de çok başka şeylerle…

Kimi çabuk pes eder aramaktan, kimi de bir ömür aramaktan yorgun düşer, yaşamımızın başında bulsak cevabı, değerini bilebilir miydik. Ruhumuzu zenginleştirmeden bulacağımız cevaplar bize yeterli gelecek mi? Hayatın sırrı basitlikte saklıdır, arınmalı, sadeleşmeli, hakikati hak edecek kadar durulaşmalıyız önce, pişmeliyiz. Ama asla vazgeçmemeliyiz. Hayatının anlamını, bu hayatta kendi yerini bulamadan yaşamının son günlerine gelmiş insanların derin pişmanlığını yaşamamak için…

“Bir şey istediğimiz zaman düşümüzü gerçekleştirebilmemiz için bütün evren işbirliği yapar” der Simyacı…

Genel kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

AbumRabum – İSKENDER PALA

İskender Pala son kitabı AbumRabum ile bana biraz Türklerin Dan Brown’ı olmaya göz dikmiş gibi geldi. İyi mi yapmış derseniz, bu tahta ondan daha iyi bir aday düşünemiyorum ama bazı yerlerde özellikle romanın polisiye kısımlarında vasat kaldığını görüyoruz.Bu AbumRabum’u kötü bir kitap yapar mı? Hayır, asla. Büyük bir heyecan ve keyifle kısa sürede okuyup bitirdim.

Kitapta yok yok, İsrail yer altı örgütü Zelotlar , Mossad , Cia, Mit, Japon Polisi ve Türk polisi… Mezopotamya üzerinden tüm bu örgütlerin nasıl bir kapışma ve hesaplaşma içerisinde olduğunu okuyoruz…Aşk da var gibi ama İskender Pala aşk üzerine yazmayı beceremiyor sanırım. Yarım kalmış, hiçbir yere varamamış, sonuçsuz bir aşk… Belki yazar kendi hayatında da bu kadar yaşamıştır aşkı. O yüzden daha fazlasını deneyimlememiş ve kaleme dökemiyor olabilir. Ya da kitabın devamını yazmayı düşündüğünden karakterler hemencecik kavuşmasın istemiş de olabilir. Sonuç olarak Netflix’in bu kitabı 5 bölümlük dizi yapacağı konuşuluyor. Robert Langdon gibi bir seriye dönüşme ihtimali çok olan bir kitap.

Sanat tarihi seviyorsanız, tarihi eserler hakkında yeni bilgiler duymayı, gizemi ve macerayı, AbumRabum’u da seversiniz diye düşünüyorum. Tüm istihbarat örgütleri ve yeraltı örgütlerinin peşinden koştuğu, Hz. İbrahim’in Dünyanın akışını değiştirecek mirasının ne olduğunu bulmaya çalışırken kitap sayfaları birbiri ardına akıp gidiyor. Ben sıkılmadım ama kitaba yönelik eleştirilerde baya fazla. Taraflı olmakla suçlanmış İskender Pala. Hayatınızda hiç Ortadoğu üzerinde dönen dolaplarla ilgili bir şey okumamışsanız, evet kitap size abartı şişirilmiş bir balon gibi gelebilir. Ama gerçekler ne yazık ki İskender Pala’nın yazdığı hayali bir romanın çok çok daha ötesinde…

Sizlere kitap arkasını yazayım.

Karısı Saray, Avram’a çocuk verememişti. Saray’ın Hacer adında Mısırlı bir cariyesi vardı. Saray Avram’a, (…) “Lütfen cariyemle yat, belki bu yolla bir çocuk sahibi olabilirim” dedi. Avram Saray’ın sözünü dinledi. (…) Rabb’ın meleği (hamile kalan Hacer’e) (…) “Bir oğlun olacak, adını İsmail koyacaksın. (…) Herkes ona karşı çıkacak, kardeşleri onunla hep çekişme içinde yaşayacak” dedi (Tevrat, Tekvin, Bâb 16).
 
İbrahim’in biri köle, biri de özgür kadından iki oğlu vardır. (…)
 
Bu kadınlar iki antlaşmayı simgelemektedir. Biri Sina Dağı’ndandır, köle olacak çocuklar doğurur; bu Hacer’dir. Oysa göksel Yeruşelim özgürdür, annemiz odur.(…) İşte böyle kardeşler, bizler cariyenin değil, özgür kadının (Sara’nın) çocuklarıyız (İncil, Galatyalılar 4/21-31).
 
Dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapan Ortadoğu… İnsanlığın beşiği ve Hz. İbrahim’in ayak izlerini taşıyan yurtlar… Ve Müslümanlar üzerinden süregiden savaşlar… Bir bakıma Hz. İbrahim’in mirası peşindeki evlatlarının amansız mücadelesi…
 
Ortadoğu’da yalnızca fikirler, inanışlar, canlar değil, tarih de bir katliamın pençesinde. Artık hakikati görenler, Irak ve Suriye’de birinin kanı toprağa akarken uzaklarda kanı bitlenen birilerini, burada bir kurşun namludan fırladığında meçhul ülkelerde kabaran cüzdanları, burada annelerin ağıtları gözyaşlarına karışırken bir yerlere gizlice kaçırılan tarihi mirası fark edebiliyorlar. Oynanan oyuna insanlığın geçmişiyle hesaplaşması deniyor ama hakikatte geleceğini belirleme potansiyeline sahip.
 
Elinizdeki kitabı yalnızca Roma, Kudüs ve İstanbul ekseninde bir casusluk romanı olarak değil, aynı zamanda Mezopotamya’nın sosyal, siyasi ve sanatsal tarihi gibi de okuyacaksınız. İskender Pala’nın her zamanki yetkin kaleminden nefes nefese bir polisiye…

Kütüphanem kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

FAHRENHEİT 451 – RAY BRADBURY

Çok uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı ama bulamıyordum. Sonunda 2018 yılı içerisinde yeniden basıldı da kütüphaneme distopik bir eser daha ekleyebildim.

BİLGİ : Fahrenheit 451; Kitap kağıdının tutuşup yanma sıcaklığı…

Kitapta ana karakter Gay Montag adında bir itfaiyeci. Tabi kitapta geçen zamana göre itfaiyecilerin görevi ateşi söndürmek değil yangın çıkarmak. Bilginin en tehlikeli şey sayıldığı, insanların televizyon programlarıyla uyuşturulduğu ve hiçbir şey yapmadığı, hiçbir şey düşünmediği, düşüncenin suç sayıldığı zamanlar bunlar.

Gay Montag hiç düşünmeden gelen ihbarlarla kitap bulunan evleri hatta bazen içindekilerle birlikte yakarak yok eden bir itfaiyecidir. Hiç bir şey hissetmeden yaşadığı hayatında bir gün ansızın bir kız ile tanışır. Bu küçük kız ona hayatını değiştiren ve onu düşünmeye iten sorular sorar. Ona mutlu olup olmadığını ve bu işi neden yaptığını, yaktığı kitapları hiç okuyup okumadığını sorar.

Gay Montag hayatını ve yaptığı işini sorgulamaya başlar. Zaten o noktadan sonra artık düzen için tehlikeli biri olmuştur ve düzenin peşine düşmesiyle kaçışı başlar.

Bilginin ve kitapların tehlikeli sayıldığı bir dünya da yaşamak nasıl olurdu? Benim için hayal etmesi bile zor. Kitapta eleştirebileceğim şey kurulu düzenin işleyişinden pek detaylı bahsedilmemesi olabilir. Tek bir dal üzerinden yürümüş bir distopya bu.

Mutlaka okunması ve kitaplığınızda bulunması gerekir diyerek sizleri kitap arkası yazısıyla baş başa bırakayım.

“Yazılmış en iyi bilimkurgu romanı. İlk okuduğumda, yarattığı dünyayla kâbuslar görmeme sebep olmuştu.” -Margaret Atwood
 
“Öyle bir eser ki, hakkında ne söylesem eksik kalır.” -Neil Gaiman
 
Hugo En İyi Roman Ödülü
Prometheus Şeref Kürsüsü Ödülü
 
Ray Bradbury sadece bilimkurgunun değil fantastik edebiyatın ve korkunun da yirminci yüzyıldaki ustalarından biri. Bilimkurgunun “iyi edebiyat” da olabileceğini kanıtlayan belki de ilk yazar. Yayımlandığı anda klasikleşen, distopya edebiyatının dört temel kitabından biri olan Fahrenheit 451 ise bir yirminci yüzyıl başyapıtı.
 
Guy Montag bir itfaiyeciydi. Televizyonun hüküm sürdüğü bu dünyada kitaplar ise yok olmak üzereydi zira itfaiyeciler yangın söndürmek yerine ortalığı ateşe veriyordu. Montag’ın işi ise yasadışı olanların en tehlikelisini yakmaktı: Kitapları.
 
Montag yaptığı işi tek bir gün dahi sorgulamamıştı ve tüm gününü televizyonla kaplı odalarda geçiren eşi Mildred’la beraber yaşıyordu. Ancak yeni komşusu Clarisse’le tanışmasıyla tüm hayatı değişti. Kitapların değerini kavramaya başlayan Montag artık tüm bildiklerini sorgulayacaktı.
 
İnsanların uğruna canlarını feda etmeyi göze aldığı bu kitapların içinde ne vardı? Gerçeklerin farkına vardıktan sonra bu karanlık toplumda artık yaşanabilir miydi?
 
Fahrenheit 451, yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday.
 
“Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik. Etrafa bakındım. Ortadan kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, on-on iki yıldır yaktığım kitaplardı.”

Kütüphanem kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Katre-i Matem – İskender Pala

Ben bloğuma ara verdiğim bu süreçte baya kitap okumuşum aslında. Hepsini tek tek nasıl yazacağım, bilemiyorum ama deneyeceğim. İskender Pala hayranlığımı biliyorsunuz, bu boşlukta onun da Katre-i Matem ve son çıkan AbumRabum adlı kitaplarını okudum.

Açıkcası Katre-i Matem beni hayal kırıklığına uğrattı. Yani kitabı okurken inanılmaz sıkıldım ve zor bitirdim. Osmanlı lale devrinde geçen olaylar, bir cinayet ve aşk öyküsü, her şeyin siyasi bir tarafı ve tarihçesi derken her şey o kadar birbirine girdi ki…

Tabi yeni çıkan kitabı bu durumu tamamiyle telafi etti. Ama onu başka bir yazıda anlatacağım. Katre-i Matem ile ilgili çok fazla yorum yapmak istemiyorum. İskender Pala’nın Şah&Sultan kitabı yazısı için ve Efsane kitabı için kitap isimlerinin üzerine tıklayabilirsiniz.

Sizlere kitap arkasını yazayım.

Elyazması kitabın açtığı kapıdan içeri giriyor, bir devre adını veren lalenin izinde İskender Pala’nın yarattığı etkileyici ve büyüleyici bir atmosferin içinde yol alıyor.

İstanbul bu romanda, karmaşası, heyecanı, isyanları, kalabalığı ile lalelere bürünüyor. Öyle ki lale sadece bir çiçek değil, bir yaşayış tarzı, estetik bir tavır, kültürel ve tarihsel bir birikim olarak İstanbul’u, hatta tüm Osmanlı’yı çevreliyor. İstanbul, doğal tüm güzelliklerinin, mimari şaheserlerinin tarihî debdebesi ile beraber lalezarlara, lale yarışlarına, lale şiirlerine bezeniyor; lalelerin şehri, renklerin şehri, yaprakların şehri haline dönüşüyor.

İskender Pala, Katre-i Matem’de usta kalemiyle lalelere bezediği İstanbul’da kavuşup doyulamayan, kavuşulamayıp yakan aşkların elemli ve Osmanlı hallerini de tüm ıstırap ve coşkularıyla anlatıyor. Sevdiğini, aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin’in macerasını anlatan roman, bu kaybın ardındaki esrarı çözmek için külhanlara, tomruklara, lalezarlara ve hatta Osmanlı sarayına kadar gidiyor. İşte bu yolculuk, okuru hiç ummadığı yerlerde hiç ummadığı maceralarla karşılaştırıyor.

Cinayetlerin gölgesiyle giderek gizemli bir hal alan olaylar Lale Devrine nihayet veren Patrona Halil İsyanının yakıcı siyasal çalkantılarıyla birlikte çözülmeye başlıyor.

Kalemimi hokkaya bandırdığım şu anda –ki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı canından; Sultan III. Ahmet’i de tahtından eden cehennemden nişan Eylül İhtilali’nin üzerinden henüz iki hafta geçti- şahit olduğum olayları yazıp yazmamakta kararsız sayılırım. Bilemiyorum. Yazmak gerektiğini düşündüğüm şeyler bir bakıma devlete ait sırları ifşa etmek gibi bir ihanetin ağırlığını da vicdanıma yükleyecek. Öte yandan Şark’ın kutsal çiçeği laleye dair yorumlarda bulunacak ve belki şükufeciyan esnafını gücendirmiş de olacağım. Ama birisi çıkıp yiğit Şehzade Ahmet’i, aşağılık isyancıların yaptıklarını, cennete benzeyen İstanbul’u ve Sadabat’ın laleye kattığı zarafeti anlatmazsa bu dahi tarihe ve şehre haksızlık sayılır.

Kütüphanem kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Elektra Oyunu – Devlet Tiyatroları

Kişisel ve sağlık sebeplerim nedeniyle verdiğim 2,5 aylık uzun aradan sonra geri döndüm. Bilmem ki beni özleyen oldu mu? 

Bu süreçte elbette ki boş oturmadım. Bir kaç tane kitap okudum, bir iki oyun da seyrettim. Sırasıyla yazmaya çalışacağım hepsini..

İlk başta en taze olan dün akşam gittiğim oyundan bahsetmek istiyorum. Öncelikle ben bir oyun ne kadar kötü ve sıkıcı olursa olsun oyuncuların ve tüm kadronun emeklerine hürmeten beğenirim. Maalesef bu sefer bunu yapamayacağım. Oyun o kadar sıkıcıydı ki üstelik tek perde olarak 1 saat 50 dakika sürünce bayıldım diyebilirim. Heee salonda tek ben öyle olsam neyse, istisnasız tüm salon kıpır kıpırdı oyun boyunca.Herkes koşarak kaçmak için birbirine bakıyor, o ilk hamleyi bekliyordu. Oyun sonunda herkes bu durumu sesli olarak da dile getirdi zaten.

Konusuna gelirsek; Troya savaşından zaferle dönen büyük Yunan komutanı Agamemnon’un karısı Klytaimnestra sarayı aşığı ile birlikte yönetmektedir. Babasının intikam arzusuyla yanıp kavrulan Elektra ise kentte esaret altında bir yaşam sürmektedir. Elektra’nın tek gayesi sürgün olan erkek kardeşi Orestes’in yurda dönmesi ve annelerini aşığıyla birlikte öldürmesidir. Babasının katilleriyle uzun yıllar yaşamak zorunda kalan Elektra, ölmüş babasının onurunu kurtarmak için intikamını nasıl alacak ve nefret ettiği annesiyle nasıl hesaplaşacaktır?
“İntikam tanrıçaları! Kutsal evlilik yatağının nasıl kirletildiğini gördünüz. Gelin yardım edin. Babamın öcünü almak için kardeşimi gönderin. Bu acıyı tek başıma yüklenecek halim kalmadı.”

Tamam, oyun bir Antik Yunan Tragedyası olabilir ama yine de ben sahnelenişinde haddim olmayarak sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. Sophokles’in Tragedyası için gitmeden evvel hayal ettiğim sahne bu değildi mesela. Antik yunan dekorları falan olmalıydı, sahne o kadar boştu ki ve o kadar beyaz, tepeden sarkan bir sürü spot… Oyun çoğu zaman Elektra’nın tiradları ile geçiyor. Elektra’yı canlandıran Özlem Öçalmaz çok başarılı olmasına rağmen izleyici oyunun içine giremedi. Emin olun, oyun 2 perde olsa 2. perde de bir tane devam edecek izleyici kalmaz. İnsanlar çıkamadığı için mecburen oyunu izledi.

Sahneye biraz dekor biraz renk ve ışık lazım. Bazı yerlerde önlerde oturmamıza rağmen oyuncuların sesini bile zor duyduk.Yani oyunda değilde sahneye konuluş şeklinde sorun olduğunu düşünüyorum. Haddim olmayarak yapmış olduğum eleştirilerden dolayı mahcubum. Ben tiyatroyu niye eleştiremiyorum ki…

Genel, Sinema Tiyatro kategorisine gönderildi | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

EFSANE – İSKENDER PALA

Ben İskender Pala’ya Mihmandar ile vurulanlardanım. Sonrasında Şah ve Sultan ile Efsane geldi elbette. Bu aralar denk geldiğim berbat kitaplardan sonra  kitap okumaktan baya uzaklaşmıştım. Çok iyi geldiğini söyleyebilirim. 

Kitapta Kaptan-ı Derya Barba Rossa Hızır Hayrettin Paşa’nın hayatı anlatılıyor ama tabi ki sadece bununla sınırlı kalmıyor. Olaylar Saint Alcala (Seyyid Muradi) adlı Gırnata’lı bir müslümanın gözünden anlatılıyor. Saint Alcala öğrendiği harita ilmi ve satrançtaki becerileri sayesinde Hayrettin Paşa’nın sağ kolu olur. Kitap Hayrettin Paşa’nın Andrea Doria ile olan bitmek bilmeyen savaşını, Preveze Deniz savaşını,Endülüslü müslümanların başına gelenleri bir aşk hikayesi üzerinden kurgulayarak anlatıyor.

Yazara tek eleştirim kitabın Hayrettin Paşa’dan oluşan kısımlarının beklenenin çok altında olması. Daha çok Saint Alcala üzerinden yürüyen kitapta Alcala’nın büyük aşkı asıl ismi Billure olan Beatrix çok daha fazla yer kaplıyor. Bunun dışında fazlasıyla denizcilik terimi kullanılmış ancak kitabın arka sayfasında tüm bu terimlerin açıklamaları verilmiş. Kitabı okurken sözlüğe bakar gibi sürekli arkadan kelime aramak biraz konsantrasyonu bozduğundan,ben hiç üzerinde durmayın, okuyun geçin, derim. Denizci olacak haliniz yok ya?

İskender Pala o masalsı üslubu ile benim vazgeçilmez yazarlarım arasındadır. Kitabı bir solukta okudum, asla sıkmadı.

Bu aralar dediğim gibi okumaktan soğumuştum biraz, bloğumda da farkındaysanız kitap postları azaldı. Hee, şu da var, çok yoğun çalışıyorum, ben o yüzden vakit bulmakta zorlanıyorum ama bu kitap ilaç gibi geldi. Hali hazırda hışımla yeni kitapların siparişini verdim.

Kütüphanem kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum