Arayış

İnsanlık kaybolmuş bir ruh gibi…Hepimiz kaybolduk.Kaybolmamızı istediler.Önce inançlarımızdan sonra benliklerimizden,sorumluluklarımızdan,değerlerimizden, her şeyimizden vazgeçmemizi istediler.


Öyle bir Dünya kurdular ki bize, yaşamaya çalışırken aslında değerli olan olan her şeyi arkada bıraktığımızı görmedik.O kadar kaybolduk ki, Dünya üzerinde varoluşumuzu kanıtlayabilmek için kötü şeyler yapmak zorunda kaldık. Bir iz bırakmak için belki… Kimisi iyi yollardan yaptı bu izi ama, kimisi iyi yolları hiç görmediğinden kötü yollarla iz bırakmaya çalıştı Dünya’ya.


Ne yapmalıyız her şey bu kadar kötüye giderken, insanlık ruhunu sonsuza dek kaybederken, geriye dönüş mümkün mü?Bunun bir yolu var mı? Bize rehberlik edecek birileri var mı?
Kaç ruh daha kaybolup gidecek? Hiç kendini bulan var mı?Yorgun düştü insanlık.Çok yorgun…


Tekrara ayağa kalkıp savaşacak gücü yok belki?Bu yüzden de başına ne gelirse kabulleniyor?
Kabullenmenin yolu unutmaktan geçiyor.Her şeyi unutuyor.Geride bırakıyor. Hiç bir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyor. Oysa tüm acılar ruhunda bir çentik. Hareket ettikçe acıtıyor.Batıyor…Neyin acıttığını bilmeden sağa sola saldırıyoruz. Hep bir suçlu arıyoruz aslında suçlunun kendimiz olduğunu görmeden.
Tüm sözler değersizleşmiş, tüm sözcükler, kelimeler…
Artık ne söylersen söyle duymuyor insanlar.Duymuyor insanlık…
Her şey bitti mi? Geriye sadece acılar mı kaldı? Gerçekten artık umut yok mu? Hangi karanlığa doğru gidiyoruz koşarak…

Genel kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

YILMAZ ÖZDİL – SEN KİMSİN ?

Popülist yazılarını sürekli eleştirdiğim halde gene bir kitabını daha okudum. Her seferinde olduğu gibi kitap bittiğinde kendime kızdım. Olayları saptırması, farklı olayları birbirine bağlayıp alakasız sonuçlara varması, bazı olayları yarım anlatarak provoke etmesi beni o kadar kızdırıyor ki, zamanıma yazık demekten kendimi alamıyorum. Evet, onu hep eleştirirdim ama bu sefer başka bir kitabını daha alıp okumamaya karar verdim.

Bu kitapla ilgili söyleyecek çok fazla şeyim yok size bir takım kitap içi yazı örnekleri göstereyim ve kitap arkasını yazayım.

“Sen kimsin!
Kimsin sen yav!
Sen kimsin be!
Sen kim oluyorsun!
*
Akp döneminde en çok duyduğumuz laf buydu…
*
Kim olduklarını yazdım!”

Kütüphanem kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Age Of Youth 1.sezon 2016

Bu diziyi uzun zamandır tavsiye ediyorlardı bana ama nedense bir türlü başlayamamıştım. Duydum ki 2.sezonu bile yayınlanmış. Hali hazırda hevesle beklediğim dizi yokken 1. Sezondan başlayıp izleyeyim dedim. Geç kalmışım çok geç…

Diziye bayıldım. Hele benim gibi üniversite hayatını şehir dışında yurtta veya evde yaşayarak geçirdiyseniz kendinizle inanılmaz özdeşleştirebileceğiniz bir konusu vardı. Tek sorun bu kadar harika bir dizinin sadece 12 bölüm olmasıydı. Ama 2. Sezonla telafi ettiler. Ben daha 2. Sezona geçmedim. İlk sezonun finalini dün akşam izledim. O yüzden size ilk sezondan bahsedeceğim.

Dizi Belle Epoque adında bir apart evde geçiyor. Burada üniversite okuyan birbirinden farklı 5 adet kızın hikayesini izliyorsunuz. Hiç biri ünlü oyuncu değil.Dizide tek bir başrol yok, 5 kız üzerinden dönüyor olaylar, o yüzden de hiç sıkmıyor.

Bu 5 kızdan biraz bahsedeyim size…

Yoon Jin Myung evin en büyüğüdür. Erkek kardeşi hastane de bitkisel hayatta olduğundan dolayı hem okul masraflarını karşılamak hem de hastane masraflarını karşılamak adına okul dışı zamanlarda sürekli yarı zamanlı işler yapar.Değil kızlarla takılmak, uyku uyumaya bile vakti yoktur.

Bu kızın duygularını aktarış şekli beni çok etkiledi. Gerçekten çok iyi bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. Sadece bakışları bile yetiyordu.

Jung Ye Eun çok tatlı bir kızdı. Dağılan KARA grubunun eski üyelerindenmiş. Kendisini sevmeyen narsist erkek arkadaşına sırılsıklam aşıktı. Hatta onun uğruna en yakınlarını kırmaya kadar vardırdı işi. Kötü olduğunu bildiği halde bir türlü ayrılamadığı erkek arkadaşıyla çok gerçekçi bir ilişkiydi bence. Günümüzde de öyle değil mi? Kadınlar kendilerine zarar veren erkekleri bile bile sevmiyor mu?

Song Ji Won içlerinde en uçuk kaçık ve hayalperest olanlarıydı. Çılgınlıkları yüzünden başına açtığı belalarla ve hiç erkek arkadaşının olmamasıyla içlerinde en sorunsuz olanlarıydı. Dizinin başından sonuna hep yalnızdı.

Kang Yi-Na küçükken yaşadığı bir kaza nedeniyle hayatı değersizleştirmiş ve sadece günlük yaşayan bir insan olmuştur. İçlerinde öğrenci olmayan tek kişi o. Grubun en güzel fiziklisi. Yaşamını zengin erkeklere metreslik ederek sürdürüyor. Elit fahişe yani. Aynı zamanda benim içlerinde en sevdiğim.

Park Hye Soo grubun en küçüğü ve en utangacı. Psikoloji okuyor. Onun erkek arkadaşıyla olan ilişkisi dizinin keyifli kısımlarını oluşturuyordu. Erkek arkadaşını oynayan çocuk çok çirkin olsa da aşkı ve sevgisini gösteriş şekli, mimikleri ile bir süre sonra göze hoş gelmeye başlıyor.

Üniversiteyi şehir dışında yurtta veya birkaç arkadaş evde yaşayan herkesin beğeneceği, kendinden bir şeyler bulacağı, keyif ötesi bir dizi. Sadece 12. Bölümden oluşuyor. Bittiğinde üzülüyorsunuz Allahtan 2. Sezonu var. Umarım o da bu kadar keyifli olur.

Kore kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

MANHOLE

Fantastik konulu, zaman yolculuğu temalı dizi ve filmleri çok severim. Manhole dizisine de bu sebeple başladım. Başrolde ki Kim Jae Jong’u daha önce Protect The Boss dizisinde izlemiştim. Bayan başrol Uee’yi ilk kez izliyorum. Dizinin ilk bölümlerinde Kim Jae Jong’u hal, tavı ve mimikleriyle Ji Chang Wook’ a çok benzettim. Hatta yorumlarda gördüğüm kadarıyla benden başka benzetenler de olmuş.

Dizi 17 bölümlük 2017 yılına ait bir dizi. Konusu da bir grup okul arkadaşları arasındaki ilişkilerden ibaret. Kim Jae Jong çocukluk arkadaşı Soo-jin (Uee) ye aşıktır ama bir türlü açılamıyordur. En yakın kız arkadaşı olan Jung Hye Sung’ın canlandırdığı Jin Sook karakteri de Kim Jae jong’a yani Bong Pil’e aşıktır. Ama o da bir türlü açılamamıştır. Jin Sook’a da yine aynı arkadaş grubu içerisinden Seok Tae’ye aşıktır. Keza o da açılamamaktan muzdariptir. Herkesin birbirine aşık olup açılamadığı bu arkadaş grubu, aynı zamanda birbirine en büyük kazıkları da atmaktadır.

Bu grubun hayatı Kim Jae Jong’un aşık olup açılamadığı Soo-Jin karakterinin başka biriyle evleneceği günden bir hafta öncesinde değişir. Kim Jae Jong sevdiği kadını kaptırmanın acısıyla saçmalarken bir manhole (lağım demekmiş) yardımıyla zamanda geçmişe gider. Taa okul yıllarına…

Kahramanımız her gece saat on iki de zamanda geçmişe öğlen on iki de de günümüze dönerek ikili bir hayat yaşamaya başlar. Ancak geçmişte yaptığı her şey günümüzde büyük bir değişikliğe yol açmaya başlar. Düzeltmeye çalıştıkça he şeyi içinden çıkılmaz hale getiren Bong Pil sevdiği kadını kendine aşık etmeyi başarabilecek midir?

Konu ilk başta böyle Kelebek Etkisi gibi olan tarzıyla beni kendine çekti. Hatta ne yalan söyleyeyim ilk bölümler de “Vay canına!” oldum. Sonraki bölümü iple çekmeye başladım. Ama sadece 5-6 bölüm devam etti bu durum. Senarist ondan sonra öyle bir saçmalamaya başladı ki diziyi bitireceğim derken Kore dizilerinden soğudum vallahi.

Sadece Kim Jae Jong’un yakışıklılığı hatırına tamamlanır dizi. Başka türlü tahammülü mümkün değil. Hele o başrolde ki kız o kadar itici geldi ki bana. Sonradan fotoğraflarına falan baktığımda o kadar da kötü görünmediğini fark ettim ama dizi de gerçekten çok iticiydi. Bu ikiliyi birbirlerine aşık oldukları halde ayıran kişiler – ki bu spoi sayılmaz dizinin başından sonuna faaliyetteler zaten – en yakın arkadaşları olunca dedim bu entrika beni aşar.

Benim gibi zaman yolculuğu teması hastasıysanız bile çekilmez başka dizilere bakın derim.

Kore kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bizim Aile – Şehir Tiyatroları Yeni Oyunu

Bu sezon Şehir Tiyatrolarında nostalji rüzgarları var. Geçen hafta sonu Yeşilçamın en sevdiğimiz filmi Bizim Aile’nin uyarlamasını izlemeye gittim. Oyunun sevdiğim ve sevmediğim yanları var. Konusunu zaten biliyorsunuz. Adile Naşit ve Münir Özkul’un en sevilen filmlerinden biridir. 

Öncelikle oyunun müzikal olmasını sevmedim. Şarkılar güzel değildi, sesler de güzel değildi, bir de şarkı sözleri hiç anlaşılmıyordu. Müzikli kısımlar dışında kalan yerlerde sahne geçişlerini çok beğendim. Kalabalık bir kadro vardı. Oyuncular arasında da enerjisi düşük ve yüksek olanlar arasındaki fark baya sırıtıyordu.

Adile Naşit’i oynayan Funda Postacı Kıpçak’ın performansını çok beğendim. Tonton Adile Teyzemize çok benziyordu. Fiziki olarak da benzerlik söz konusuydu.

Ama yakınlarda kaybettiğimiz rahmetli Münir Özkul’u oynayan oyuncu rolünün altında ezildi bence. Hele o meşhur Yaşar Usta Tiradında “olmadı” dedirtti bize. Gerçi kim bu tiradı sahibinden daha iyi oynardı bilemiyorum oyuncuyu da çok suçlamamak lazım.

Ayşen Gruda’nın rolünde oynayan Müge Çiçek Türkoğlu oyunun diğer başarılı oyuncusuydu. Oynadığı her sahnede yıldızdı,parladı.

Oyunun sonunda Muhsin Ertuğrul sahnesinin tepesinden inen perdede beliren eski oyuncuların önünde eğildikleri Ustalara Saygı sahnesi muhteşemdi. 

Ben şehir tiyatroları oyuncularının müzikallerde başarılı olmadıklarını düşünüyorum artık. İzlediğim bir kaç müzikal üzerinden vardığım bu kanı yanlış da olabilir. Müzikal tecrübem çok fazla değil çünkü. Ama devlet tiyatrolarında izlediğim “Gulyabani”müzikali hala aklımdadır. Tekrar tekrar izlesem sıkılmam. Ne yazık ki bu sezon oynamıyor.

O müzikalle ilgili yazım için buraya tık tık 

Sinema Tiyatro kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Arif V 216

Geçtiğimiz cumartesi Arif ve 216 filmine gittim. Yapılan muhteşem Pr çalışması nedeniyle elbette çok büyük beklentiler içerisindeydim. Ancak Cem Yılmaz filmlerinden çok şey beklememem gerektiği konusunu da aklımda tutmaya çalışıyordum.

Üçlemenin üçüncüsü Arif ve 216 bende karışık hisler oluşturdu. Elle tutulur bir senaryo ya da kahkahalar attıracak bir komedi filmi değildi. Sinema salonunda kahkaha atan kimse yoktu. Ama film gerek barındırdığı, canlandırdığı karakterlerle, gerek geçtiği dönemin bize verdiği nostalji hissiyle sımsıcak bir his de bırakıyor insanda. Ben nostalji seven biri olduğum için böyleyim belki de. Cem Yılmaz’ın Türk filmlerine, senaryolarına yaptığı göndermeler, kullanılan müzikler, seçilen kostümler, dekor, görsel anlamda her şey çok mükemmeldi. 

Filmin konusu 216’nin Türk filmi seyrede seyrede kafayı bozmuş olması ve Dünyaya dönüp insan olmak istemesi ile başlıyor. Tabi Dünyalılar uzaylı bir robotu gezegende istemeyince kahramanlarımız Prenses Ceku’nun çeyiz sandığındaki eski zaman makinası ile 60-70 li yılların Yedikule’sine gidiyorlar. Al sana eski Türk filmlerindeki sıcak mahalle ortamı. 216 geçmişte Pertev Oyuncaklarının sahibi filmlerin kötü adamı Besim Bey ile tanışıyor. Besim Bey 216 ile bir anlaşma yapıyor ve onu çoğaltarak Pertev oyuncakları adıyla pazarlamak istiyor. 216, Pembeşeker’in kör olan gözlerini açtırmak için gereken ameliyat parasını toplamak adına işi kabul ediyor. Bu arada sürekli günümüze dönmek isteyen Arif ile de kavga ediyorlar. Bu olayların ve ikisinin kavgasının, 216’nın geçmişin teknolojisine getirdiği bu artının günümüze de yansımaları olacak elbette. Peki kahramanlarımız tüm bu karışıklıkları nasıl çözecekler? İşte bunun için filmi izlemeniz gerekiyor ki buraya kadar anlattıklarımdan zaten çok klişe bir senaryoyla karşı karşıya olduğunuzu anlamışsınızdır.Türk filmi klişelerinin her biriyle ince ince eğlenmişler. 

Pembeşeker’i canlandıran Seda Bakan her zamanki gibi sevimliydi. Rolünde çok sırıtmadı. Diğer oyunculara zaten söylenecek laf yok. Çağlar Çorumlu zaten her rolüyle daha da büyüyor. Bunun dışında Cüneyt Arkın rolünde Cüneyt Arkın’ın oğlu Murat Arkın’ı görüyoruz ki babasına çok benzemesine rağmen ne yazık ki onun o muhteşem yakışıklılığını alamamış. Farah Zeynep Abdullah, Ajda Pekkan olarak çok başarılıydı. Bu kıza şarkı söylemek ve sahnede olmak bence daha çok yakışıyor. Sadri Alışık’ı canlandıran oyuncu,Ayhan Işık’ı canlandıran oyuncu hepsini beğendim. Sadece Filiz Akın’ı beğenmedim. Filiz’ciğimin o eşsiz ve doğal zerafetini yansıtamamış oyuncu.

En sevdiğim sahnelerden biri Arif’in Pembeşeker’in tüm mahalleyle birlikte yaşadığı evde uyandığı sabah herkesi kahvaltı masasının etrafında şarkı söyleyip dans ederken bulmasıydı. Tam bir Gülşen Bubikoğlu Filmi….

Demem o ki bu filme büyük beklentilerle gitmeyin. Ancak hoşça vakit geçirmek ve eğlenmek için giderseniz paranızın karşılığını alırsınız. Kahkaha atmayacaksınız belki ama içiniz sıcacık olacak. 

Sinema Tiyatro kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

2018 Hoşgeldinnn

Bu sene yeni yıla harika bir giriş yaptım. Sevdiğim arkadaş grubumla beraber en sevdiğim mekanda en sevdiğim şarkıları dinleyerek girdim. 2018 nedendir bilmiyorum beni heyecanlandıran bir yıl. İçime öyle doğuyor ki bu yıl çok güzel şeyler yaşayacağım. Normalde çok etkilemez beni, hatta bir yaş daha alıyorum diye hüzünlenirim ama bu yıl öyle olmadı. Yeni yıla sanki bir gün sonra talih kuşu benim başıma konacakmış gibi heyecanlı girdim. 

Geçen sene bloğumun ilk yazısında 2016 da yaptıklarımın bir özetini tutup kendimce, kendime aferin, şeklinde bir yazı yazmıştım. Yeni hedeflerimi de onların üstünden belirlemiştim. Ama bu ben de inanılmaz bir rahatsızlık hissine yol açtı. Evet, insanın kendisiyle yarışması güzel ama ben sürekli “zaman geçiyor ve daha fazla okumalıyım, daha fazla gezmeliyim, daha fazla izlemeliyim” modunda sürekli bir koşuşturmaca içine girdim. Farkına vardım ki, böyle yaptıkça okumaktan, gezmekten ve izlemekten sıkılmaya başladım. Benim için en keyif aldığım eylemler birer işkenceye dönüştü. Ben de bu nedenle kendimi sıkıştırmamaya hatta bir süre hiç bir şey yapmamaya karar verdim. Blog yazılarımın bile arası açıldı. Bloğu tamamen bırakmayı bile düşündüm. Hayatımı o kadar çok doldurdum ki, gerçekten yaşamaya vaktim kalmadı gibi hissediyorum artık.

Bu sene kaç kitap okurum, kaç oyun izlerim, kaç filme giderim bilmiyorum. Ama kendimi sürekli daha fazlası için zorlamamaya karar verdim. İnsanın tembellik etmeye de ihtiyacı oluyor çünkü.

Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Macbeth Tiyatro Oyunu

 30 Aralık günü 2017 yılının benim için son oyunu olan Macbeth için biletim vardı. Arkadaşımla birlikte Tabi ki Muhsin Ertuğrul’a oyunu izlemeye gittik.

William Shakespeare’in bu meşhur oyununu okumayan vardır elbette ama duymayan yoktur herhalde.Konusuna gelirsek ; Büyük bir savaştan kahramanlıkla dönen Macbeth ve arkadaşı Banco yolda giderken 3 tane cadı ile karşılaşır ve haklarındaki kehaneti öğrenirler. Cadılara göre Macbeth önce Cawdor Baronu sonra da kral olacağını; Bacon’a da kral olamayaağını ancak oğullarının kral olacağını söyler. İlk başta inanmak istemezler ama Macbeth’i kahramanlıklarından dolayı ödüllendirmek isteyen kral onu Cawdor Baronu ilan edince kehanetin doğru olduğunu anlarlar.

Macbeth kehanetleri karısına anlatınca bayan Lady Macbeth kehanete göre kral olabilmek için Kralı öldürmesi gerektiğini söyler. Macbeth’ler birlikte, evlerine ziyarete gelen kralı öldürür ve tahta çıkarlar. Ancak tahtı korumak, tahta çıkmaktan daha zordur. Macbeth de kanla çıktığı tahtını korumak için sürekli kan dökmek zorunda kalır. Bu durum hem kendisini hem de karısı Lady Macbeth’i vicdanen zorlamaya başlar. 

“İyi kötüdür ,kötü de iyi”

“En kolay kirlenir en temizi”

Macbeth’lerin taht hırsı ve vicdan muhasebesinin sürrealist bir biçimde anlatıldığı oyunda en dikkatimi çeken hem Lady Macbeth’in hem de Bay Macbeth’in kötü ve olumsuz yanlarının kuklalarla temsil edilmesi oldu. İç çatışmalarını ve içlerindeki kötüyü göstermek açısından iyi bir betimleme olmuş.

Sahne, müzikler, dekor, görsellik inanılmaz güzeldi. Tam 1 saat 15 dakika süren bir görsel şölen izledik. Ancak hikaye için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ne yazık ki. Oyun fazla kısaltılmıştı ve yansıtılmak istenen duyguların hiç birini bu haliyle seyirciye geçirmekte başarılı değildi. Görsellik çok fazla ön plandaydı, hikaye çok arka plandaydı. Oyunun bittiğini oyuncular selam vermeye başlayınca anladım. 

2017’nin son oyunu oldu benim için. 2018 de bakalım hangi oyunlara gideceğim. Tiyatro öyle bir şey ki bir kere tozunu yuttun mu, artık bırakamazsın… Bol tiyatro tozu yutmalar o zaman…

Sinema Tiyatro kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Go Back Couple Mini Dizisi

Bu yılın Goblin’den sonra tartışmasız en iyi dizilerinden biriydi Go Back Couple. Son zamanlarda Kore dizileri izlerken zorlanıyordum, doydum artık herhalde sarmıyor diyordum. Gördüm ki sorun ben de değilmiş. Son dönem çekilen dizilerde ya da benim dizi seçimlerimdeymiş.

Başrolde Jang Na-ra ve Son Ho-Jun var. Jang Na-Ra için söylenebilecek çok şey var ama sanırım onu tanıyanlar için buna gerek yok. Oynadığı her dizi film sevilesi ve ölünesidir. O kadar zarif ve tatlıdır ki izlemesi gerçekten keyif verir. Ben oyunculuğunu da en çok bu dizi de gördüm bu dizi de takdir ettim. Duygu geçişlerini inanılmaz güzel canlandırdı. Jang Na-Ra’nın daha önce Fated To Love You – Hello Monster – One More Happy Ending dizilerini izlemiştim.

Son Ho-Jun hiçbir dizisini izlemedim bu dizi de ilk defa karşılaştım. Dizinin ilk başında inanılmaz itici gelse de sonrasında canlandırdığı karakteri mükemmel bir şekilde giydiğini fark ediyorsunuz. Muhteşem yakışıklı bir oppa değil de aile babasını bir Ajusshiyi çok güzel canlandırdı.

Dizinin konusu hem fantastik, hem duygusal, hem romantik… Daha çok evli insanlara hitap ettiğini düşünüyorum. Ben de evli olduğum için dizi de yaşananları çok daha iyi anlama şansı buldum.

Birbirlerine Üniversite tanışıp aşık olan Ma Jin Jo ( Jang Nara) ve Cho Ban-Do (Son Ho-Jun ) aradan geçen 18 yılda birbirlerine karşı olan sevgilerini kaybetmiş ve evliliklerini eskitmişlerdir. Dizi de 2 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir de oğulları Seo-Jin var. Ancak Üniversite de inşaat mühendisliği okumasına rağmen ilaç pazarlama şirketinde zar zor iş bulan Cho Ban-Do karısına ve çocuğuna bakmak için para kazanmaya çalışırken onları ne kadar ihmal ettiğini fark etmez. Ma Jin Jo’da çocuk nedeniyle tam bir ev kadını olmuş, kendine bakmaya fırsatı olmayan, gençliğini ve güzelliğini, eski hayatını özleyen bir kadına dönüşmüştür.

Evliliklerinin yürümediğini anlayınca boşanmaya karar verirler. İlk bölümde boşanıyorlar zaten. Daha sonra sebebi bilinmez bir şekilde tam 18 yıl öncesine üniversiteye ilk başladıkları dönemlere dönerler.

Birbirleriyle tanışmadan yollarına ilk aşklarıyla devam etmek ve farklı bir hayat kurmak için bunun kendilerine verilmiş bir şans olduğunu düşünürler. Ancak bir süre sonra işler hiç de umdukları gibi gitmemeye başlayacaktır. Spoiler vermemek için daha fazla detaya girmek istemiyorum.

Dizi de inanılmaz güldüğüm ve ağladığım inişli çıkışlı zamanlarım oldu. Beni en çok sadece 12 bölüm yayınlanması yıktı sanırım. Saçma sapan diziler 40 bölüme kadar giderken bu dizi çok erken bitmedi mi ya. Ratingleri de çok fena değilmiş.

Dizi de hem Cho Ban Do hem de Ma Jin-Jo’nun arkadaş grupları arasındaki ilişkiler çok güzeldi. Klasik kore klişesi olan mükemmel ikinci kadın ve mükemmel ikinci adam gene vardı ama kötü entrikalar dönmedi. İki karakter de sevilesi karakterler olarak kaldı aklımızda.

Dizi de Ma Jin Jo’nun gelecekte kaybettiği annesiyle geçmişte buluşması ve onunla yapamadığı her şeyi yapmaya çalışması dizinin en duygusal sahnelerini oluşturuyor. Anne karakteriyle devleşen Kim Mi-Kyung’ı da unutmamak gerek. Healer’da ki ajummamız. Heirs’taki dilsiz annemiz, kadın her rolüyle devleşiyor. Onu Korenin en iyi oyuncusu seçiyorum izninizle.

Bu diziyi elimden gelse herkese zorla izletirim. O kadar çok çıkarılacak ders var ki. Sadece evliler değil herkes kendinden bir şeyler bulabilir. Sadece 12 bölüm. Ağzınıza bir parmak bal çalıp bırakıyor dizi.

Kore kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yeni Saç Bakım Maceram Başlıyor

Bloğumu takip edenler yaklaşık olarak 1.5 yıldır sürekli saçlarımla uğraştığımı bilirler. Tam 1.5 yıl önceki o kara günde siyah olan saç rengimi açtırmak istedim ve o ay saçımın rengi oturtulmak istenirken maalesef kökleri yandı.

İlgili yazılarıma buradan ek olarak  buradan ve buradan ve bir de buradan ulaşabilirsiniz

Devam eden süreçte doktor tedavileri ve destek tedavi yöntemleri ile ciddi miktardaki dökülmeyi önlemeye çalıştım. Baya para harcadım. Tüm süreçleri de mümkün olduğunca blogda yazmaya çalıştım ki benimle aynı durumda olanlara belki bir faydam dokunur. Yine bu süreçte saçıma yaptığım tüm işlemleri sıfıra indirdim. Fön çektirmek için bile kuaföre gitmedim, evde kendim de yapmadım, zaten saçlarım düz olduğu için sorun yaşamadım.İstedim ki zaten yorgun olan saçımı daha fazla yormayayım. Bu dönemin ne kadar sorunlu olduğunu sadece yaşayan bilir diyorum. 1.5 sene önce sağlıkla parlayan, uzun gür saçlarım varken şu anda sadece bir avuç saçım kaldı. Psikolojik olarak çok yıpratıcı, bu yüzden size uzanan her yardım elini tereddütsüz kabul ediyorsunuz.

Kuaförlerle bağımı kestim ama manikür işlerimi yapan arkadaşımın, evime yakın olan Bahçecik kuaföre geçmesi ile bende bu tarz işlemler için mecburen Bahçecik Kuaföre gitmek zorunda kaldım

Zorunda kaldım diyorum ama mekandan çok memnun kaldığımı da söyleyebilirim.Gerçi sadece orada bulunan kişilerden Hakan çok ilgilendi benimle ve saçımdaki problemi daha ben hiç bir şey söylemeden tespit edip çözüm önerisinde bulundu. Şüpheyle yaklaştım tabi. Güvenmek zor artık. Ama tüm korkularımı dinledi ve hak verdi. Ben de denemekten bir şey kaybetmem deyip verdiği büyük taahhütlere istinaden saçlarımı bakıma aldım. 

Bahçecik’de Aveda markasının ürünlerini kullanıyorlar. Merak edenler için buraya tık tık

Aveda %97 oranında bitkisel içerikli ama tamamen masum değil. Yine de yüzdeler insanın içini rahatlatıyor biraz.1978 yılında kurulmuş ve tüm Dünya da kullanılan bilinen bir ürün. Türkiye’de de Erdem Kıramer, Mehmet Tatlı ve Bahçeçik’lerin tercihi.Ürünler geri dönüşümlü malzemelerden ekolojik olarak üretiliyor. Üretimlerini rüzgar enerjisiyle yapıyorlar ve hayvanlar üzerinde test edilmiyor. Tamamen doğaya ve yaşama duyulan saygı çerçevesinde. Harika değil mi?

Hemen oracıkta Aveda’nın bakımını yaptı saçıma. Şampuanını da aldım. Saçtaki aşırı yağlanma ve nem kaybını asgari 2 hafta içerisinde düzelteceğini eğer düzeltemezse ürünü geri almaya hazır olduklarını söyledi.Bu da bana güven verdi açıkçası.

Saç bakımından sonra saçlarım ipeksi bir hal aldı evet ama hemen bir sonuç çıkarmak istemiyorum bu durumdan. Şampuana da bugün itibariyle başlayacağım ki zaten kuaförde de bu şampuanla yıkandı saçım. Ocak ayı içerisinde saçlarım için dip boyaya gideceğim, o işlem de Aveda ürünleriyle yapılacak. Aylık bakımlara da devam edeceğiz. Biraz maliyetli olacak ama yaza kadar saçımı toparlamış olacağız. O kadar sürmeyeceğini söylüyor Hakan ama ben gene de beklentimi artırmak istemiyorum.

Eğer ürün saçıma iyi gelirse, ciddi anlamda gözle görülür bir değişiklik olursa bunların detayını da sizinle paylaşacağım. Ayrıca bu bir reklam yazısı değildir. Tüm ürünleri parasını vererek kendim aldım. Olumsuz bir durumları olursa rahat rahat yazacağıma emin olabilirsiniz. Sadece şu an olumlu ya da olumsuz bir şey söylemek için çok erken. Bana dua edin de yaza şöyle sırma gibi saçlarla gireyim.

 

Genel kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın