En Sevdiğim Vloggerlar

Youtube’da video seyretmeyi çok severim. Özellikle de makyaj videoları. Gündelik hayatta makyaj yapmayı pek tercih etmesem de izlemeyi seviyorum. Bu yazı da size takip ettiğim, sevdiğim bazı vloggerlardan bahsedeceğim. Hepsinin beğendiğim bir videosunu da yazıya ekleyeceğim. Umarım hoşunuza gider?
1 – Favorim Danla Bilic tabi ki ama ilk izlediğim de itici geldi bana, yapmacık, gerçek mi bu falan oldum. Sonra bir sardı, şimdi her Cuma akşamı saat 18:00 de koyduğu videoları heyecanla bekliyorum.
Yaptığı makyaj ya da kullandığı malzemeler umurumda değil, isterse boya badana yapsın yüzüne. Ben konuşmalarını seviyorum, taklitlerini, “Yalaaak” diye bağırmasını. Acayip doğal ve sempatik, sanki bir arkadaşımla oturmuş muhabbetin dibine vuruyoruz kıvamı. Bu kız anlatsın ben dinleyeyim, öyle eğlenceli. Yani anlayacağınız sohbet şahane, makyaj bahane…

Bu arada kendisi 1994 Kütahya doğumlu, daha önceden twitterde futbolcuları trolleyerek fenomen olmuş. Sonra bir ara trans bireyim diye kandırmış milleti. Beykent Üniversitesinde psikoloji okuyor, sosyal medyayı laboratuarı olarak kullanıyor sanırım. Yürü be kız Danla Bilic. Olaysın!
2 – Sebile Ölmez Nam-ı diğer Sebibebi
Tam bir iş kadını. Diğer tüm vloggerlardan bu işi eğlence ve hobi olarak yaptığı izlenimi almama rağmen SebiBebi’nin videoları bana bu imajı vermiyor. Eğlence değil iş. Renkli ve eğlenceli videoları da var ama her şey çok profesyonel ve bilmiyorum nedense bende imajı bu. 1974 İstanbul doğumlu, takip ettiğim vloggerların en büyüğü. Belki de bu yüzden böyle hissediyorum. Samimi ama aynı zamanda mesafeli.

3 – Merve Özkaynak
Beni acayip sinirlendiriyor, o yüzden çok izlemiyorum. Kadın hem kendi güzel, hem diksiyonu güzel, hem samimi, hem profesyonel vs. vs Bu kadar da mükemmel olunmaz ki.Dalga falan geçmiyorum çok ciddiyim. Bence en büyük kusuru, bir kusuru olmaması. Yapmacık değil samimi, laubali değil mesafeli, şımarık değil ciddi, her şeyi ölçülü. Ay, bak gene sinir oldum.
1987 İstanbul doğumlu Merve Özkaynak evli, oldukça iyi bir cvsi var, netten rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

4 – Rimmel Aşkına nam-i diğer Hilal
1995 doğumlu Türbanlı vloggerımız. Bu yüzden çok eleştiri alıyor. Çünkü bone takmadığından saçlarının ön kısmı görünüyor. Bu konuda onu eleştirenlere bir çift sözüm olacak. Size nee!! Seyretme o zaman.
Kendisi bir sağlık kuruluşunda radyoloji teknikeri olarak çalışıyor. Yüz hatları çok güzel ve makyaja uygun, anlatımı güzel, izlettiriyor kendini. Yaşam tarzı kendisini ilgilendirir. Ben arada seyrediyorum videolarını.

5 – Elif Bala
Hakkında nette pek bilgi bulamadım. Çok tatlı bir yüzü var. Ama böyle masum suratlı şeytan havası da var. Kötü anlamda değil. Hani dışardan hanımefendi görünür ama içten çılgın bir tiptir, onun gibi.
Eğlenceli videolar yapıyor. Onu da izliyorum.

6 – Duygu Özaslan
Makyaj vloggerlarını izlemeye onunla başladım diyebilirim.1991 doğumlu Duygu bir prototip. Yani bana öyle bir his veriyor. Kariyeri için İstanbul Üniversitesindeki eğitimini yarıda bıraktığından bir de genç yaşta botoks yaptırdığından çok eleştiriliyor.
Bu ülkede üniversite mezunu olanların halini önceden görmüş kız. Kendini yeteneği olduğu alanda geliştirmeye karar vermiş. Üstelik de çok başarılı olmuş. Ancak Brezilya dizilerindeki o sabah yataktan topuzuyla kalkan hatunlar gibi aşırı bakımlı geliyor bana. Yaşının çok üstünde bir duruşu var. Kendini asla özgür bırakamıyor gibi. Yine de tatlı ve sempatik buluyorum.

Benim vloggerlarım bunlar. Siz takip ediyor musunuz? Başka tanıdığınız, mutlaka izle, diyeceğiniz birileri var mı? Makyaj vloggerleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Fikirlerinizi bekliyorum

Organix Niacin 3 and Caffeine Conditioner 385ml

Bloğumu takip edenler saçlarıma ne kadar düşkün olduğumu bilir.Bir de geçen sene yaşadığım kaza sonucunda ne kadar çok saç kaybettiğimi. Saç köklerim yandığı için doktor tedavisi, mezoterapi, kök hücre ne varsa yaptırdım. Çok şükür saçlarımın dökülmesi azaldı. Yeni saçlar da çıkmaya başladı. Ancak bu tedaviler uzun süreli tedaviler olduğu için etkilerini hemen görmek mümkün olmuyor, 6 ay sonra falan fark etmeye başlıyorsunuz. 

Bu süreçte saçlarım için en uygun şampuanı da bulmaya çalışıyorum. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle Organix şampuanı denemeye karar verdim. Gratis’ten baya pahalıya aldım. 45 tl civarıydı.Siz internetten çok daha ucuza alabilirsiniz.

Saçlarım hassas olduğu için tararken özellikle çok dökülüyor.Bu şampuanda da sülfat ve paraben olmadığından -tam değil ama kısmen organik bir şampuan olduğundan- saçımı karıştıracağından korkuyordum. Saç kremiyle beraber kullanmaya başladım. 

İlk kullanımımdan itibaren beni çok şaşırttı. Saçlarımı karıştırmadı, aksine yumuşattı,kolay taranır bir hale geldi.Yağlı bir saç tipim olmasına rağmen yağlanma da sorun yaşamadım. Bu şampuanın pek çok çeşidi var benim kullandığım dökülmeleri azaltan çeşidi. Kokusu fazla değil. Diğer çeşitlerinde nasıldır bilmiyorum. 

Kıvamı güzel, suda çok yoğun olarak köpürmese de köpüğü var, temizlik hissi veriyor. Benim kutu bitmek üzere şimdi de aynı şampuanın Organix Biotin & Collagen Full Dolgunlaştırıcı Ve Uzatıcı Şampuan 385 ml olanını alacağım. 

Tabi sadece bu şampuanı kullanmıyorum. Aynı zamanda Biotin kullanmaya devam ediyorum. Eczacının tavsiyesiyle Hairmax kullanmaya başladım. Fiyat olarak da diğerlerine oranla ekonomik geldi. Bunun dışında hafta da bir saç bakım maskesi yapmaya da devam ediyorum.

Umarım yaza kadar dökülme iyice azalır da tüm bu dertten kurtulurum. Muhtemelen saç rengimi tekrar açtırmaya hayatta cesaret edemem artık.Boyaya tövbe. Saç rengi değişikliklerini artık araya kaynakla yaptıracağım.

Ay Işığında Şamata

Bu ay bol miktarda tiyatro dozu alarak komaya girebilirim. Çünkü cumartesi günü gene bir oyun izledim. Haftaya hem cuma hem cumartesi iki farklı oyuna gideceğim. Havaların soğuk olduğu bu mevsimde yapılacak en iyi şey olarak görüyorum. Sizce de öyle değil mi? Zaten yazın tiyatro sezonu kapanıyor ve ben bu yılki tiyatro hedefime mutlaka ulaşmalıyım. Bu yıl kendime koyduğum etkinlik hedeflerini merak ediyorsanız buraya tık tık.

Bu hafta gittiğim oyun yine şehir tiyatrolarından “Ay Işığında Şamata” adlı oyundu. Konusunu hiç okumadan bilmeden gittim. Size tavsiyem öyle yapmanız. Böylece daha keyifli oluyor.Önceden okumuş olsaydım bu kadar şaşırmazdım. 

Oyun yazarı Haldun Taner, yöneten Naşit Özcan. Oyuncular muhteşem, sahne muhteşem.Buradan sonrası spoiler içerir, izleyecekseniz aşağıyı okumayın.

Oyun 2 perdeden oluşuyor. İlk perde de anlatıcı bize Çalışkur apartmanının dejenere sakinlerini tanıtıyor. Apartman sahibi Cemil Çalışkur düzenbaz bir müteahhit, karısı sonradan görme Suzan ve şımarık kızları Beyhan. O gün tüm apartman sakinleri Beyhan’ın doğum günü partisi için terasta toplanıyorlar. Kürtajla zengin olan Dr. Ephem, aşırı disiplinli Paşamız, röntgenci yaşlımız Hicabi Bey,Amerika’da 25 yıl geçirip tatil için ülkelerine dönen Amerikanlaşmış Erol ve Aygen,yurt dışından kaçak mal getirip eniştesinin işyerinde satan ve eniştesiyle fingirdeyen Özge vs. tümüyle yozlaşmış karakterlerle örülü yapmacık bir doğum günü partisi izliyoruz.

Parti bittiğinde oyuncular selam veriyor, şaşırıyorsunuz, oyun bu kadar kısa ve tek perdelik miydi? Hem ne oldu şimdi? O sırada aynı hislerle bezeli seyirciler de oyunculara itiraz ediyor. Tabi o itiraz eden seyirciler de oyuncu. Konuşma ve ses tonlamalarından oyuncu olduklarını anlıyorsunuz, ama yine de baya ağır eleştiriyorlar oyuncuları. 

Oyunun müziklerinden karakterlerin neden bu kadar dejenere olduklarına kadar, hatta oyunun iyi karakterler örnek olması gerekirken aşırı yozlaşmış karakterlerle kötü örnek olduğuna kadar getiriyorlar işi.

Tabi geriye yapılacak tek şey kalıyor. Seyircinin isteği doğrultusunda oyunu yeniden oynamak. Tüm karakterler bir önceki perdedeki hallerinin tam zıddını oynamaya başlıyorlar. Oyunun güldürü kısmı da iki perde arasındaki bu farktan kaynaklanıyor. 

Ben özellikle anlatıcı konumundaki Arda Aydın’ı çok beğendim. Hitabeti, sahnedeki duruşu, esprileri ile seyirciyi oyuna bağlayan en büyük etkendi bence. Onun dışında zaten tüm oyuncular çok başarılıydı. Sahne, kostümler, özellikle ikinci perdedeki şarkı seçimleri çok başarılıydı. 

Mart ayının biletleri online olarak 21 Şubatta saat tam 12:00 de satışa çıkacak. Eğer o anda klavye başında olursanız en güzel yerlerden bilet alma şansınız var.

Bileti nereden alabilirim diyorsanız buraya tık tık 

Deniz Bonus Kredi Kartım Kopyalandı

2017 Sizin nasıl başladı bilmiyorum ama benim pek de iyi başlamadı. 28 Aralık 2016 tarihinde saat 11:01 de cep telime bir mesaj geldi. Ben sadece 1 adet o da Denizbank’tan Bonus Kart kullanıyorum. Aynı zamanda çalıştığım işyeri dolayısıyla maaş bankam oluyor. Cep telime gelen mesaj şöyleydi.

“**** ile biten kartınızla 28/12/2016 – 10:59:18 de ADIDAS ONLİNE STORE işyerinden yapılan **** usd tutarlı işlem bilginiz dışındaysa 4440800 u arayınız”

Alışveriş bana ait olmadığından panik oldum ve hemen aradım. Çağrı merkezinden görüştüğüm kişi alışverişin ABD Portland eyaletinden yapıldığını söyledi. Ben de “ Benim pasaportum bile yok” dedim. Kartımı hemen iptal edip yenisini gönderdiler. Bir adet de harcama İtiraz Formu gönderdiler, “Doldurup bize fax çekin” dediler. Faxı çektim aynı zamanda formun aslını da Denizbank Tozkoparan şubelerine teslim ettim.

Akabinde cep telime “Harcama itiraz formunuz tarafımıza ulaşmıştır” yazılı sms ve mail aldım. O gün bugündür hala beklemedeyim. 45 günde sonuçlanır denilen işlem ile ilgili çağrı merkezini her aradığımda  “harcama itiraz formunuz tarafımıza ulaşmamıştır” deniyor ve hiç bilgi alamıyorum. Bekleyin diyorlar. Karşıma konuyla ilgili biri çıkmadığı gibi, herhangi bir bölüme yönlendirme de yapmıyorlar.

Bu işin peşini bırakmayacağım elbette. Paramı alır almaz da hemen iptal edeceğim kartımı. Hayır benim bu bakiyeyi ödeyecek param olmasa ne olacak. Nasıl bir işleyişiniz var anlamadım ki? Allah kimseyi Denizbank’a düşürmesin.

Bugün de web sitesinden yönetim kurulunun isimlerini buldum. Olası mail adreslerini sallayarak onlara da mail attım. Karışsın ortalık. Bakalım bu hamlem işe yarayacak mı?

Bana dua edin, paramı alayım ve kurtulayım şu bankadan. Acaba hangi bankayla çalışsam, onu da bilmiyorum. Tavsiyesi olan var mı?

EDİT : Bugün yani 21.02.2017 itibariyle Denizbank Müşteri Memnuniyetinden arayıp bilgi verdiler. Kartımdan çekilen paranın ekstreme yansıtılmadan iptal edildiğini söyleyip konuyla ilgili 2 aylık ekstre dökümümü gönderdiler. Sonunda birilerinin tarafıma dönüş yapması sevindirici. Ama bu, bloğa konuyu yazdıktan sonra oldu. Her halükarda sonuçtan memnunum

Karanlığın Elli Tonu – Fifty Shades Of Grey : 2

“Karanlığın Elli Tonu” filmi gösterime girdi. Şimdi kitaplarını okumuş hatta Grey’in ağzından yazılı olan kitabı da okumuş biri olarak filmi izlemek istiyorum. Bir yandan da çekincem  sinemada olabilecek erkek kalabalığı. Neyse en yakın kız arkadaşımı aldım ve sinema salonunun yolunu tuttuk.

Hiç beklemediğim bir şey oldu. Cinsellik ön planda diye erkek dolu olacağını düşündüğüm salonda yalnızca 3 erkek vardı. Kalanı komple kadın… Vayyy dedim, çok şükür…

İlk film Christian Grey’le Anastasia’nın ayrılığıyla bitiyordu. Bu filmde oradan başlıyor, ilk 5. dakika da barışmalarını ve ilişkilerine yeni bir şans vermelerini izliyoruz. Ancak bu sefer kural yok, sınırlamalar yok, Christian Grey vanilla tadında bir aşka yelken açıyor.

Sahip itaatkar oluyor, itaatkar sahip, rollerin değiştiği noktada kurallar esnerken her iki tarafında bir orta yol bulup oradan ilerlemeye başladığını görüyoruz. Vanilla tadında aşk, şiddet dolu erotizm ile buluşuyor.

Bu filmde, ilk filme oranla daha fazla erotik sahne, daha fazla romantizm izliyoruz.Biraz da aksiyon katmaya çalışmışlar ama çok da bir hareket getirememişler filme. Ben yine de sıkılmadan izledim yetişkinler için beyaz atlı prens hikayesini…

Yeni nesil sorunlu prensimiz Jamie Dornan dayanılmaz cazibesi,muhteşem gülümsemesi ve harika kasları ile sinemalarda kızlar, benden söylemesi…

Yılmaz Özdil – Adam

Yılmaz Özdil’in son kitabı “Adam”ı daha yeni bitirdim. “Kadın” ile aynı konseptte yazılmış. Yılmaz Özdil ve kitaplarıyla ilgili düşüncelerimi daha önce şu yazımda belirtmiştim. 512 sayfa “Kadın”dan biraz daha kalın. Biraz daha sıkıcı…

Çok provokatif bir yazar olduğunu düşünüyorum. Çoğu konuda görüşlerine katılmıyorum. Ama bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir derler.Neyse çok yorum yapmadan size kitap arkasını yazayım.

Kadın’ı okudunuz.
Bu da Adam.Diyebilirsiniz ki…
Kadının karşılığı erkek değil mi?
Bence değil.
*
Çünkü, her kadın kadın ama…
Her erkek adam değil.
*
Herifleri yazmamayı tercih ettim!
*
Elbette memleketin tüm adamlarını sıralayıp, bir kitaba sığdırabilmek imkânsızdır…
Peki nedir?
Farklı zamanlarda, farklı ortamlarda yaşayan, hatta birbirleriyle hiç tanışmamalarına rağmen, ortak zihniyetin, ortak karakterin, ortak paydasıdır Adam.

Yıkılsın diye karşı devrim kazmalarıyla kolonlarına kolonlarına vurulan Türkiye, bugün hâlâ ayakta duruyorsa… İşte bu adamların ortak karakteri, ortak zihniyetinin sırtında duruyor.

Kitap Yurdundan 15 tl ye kitabı temin edebilirsiniz. 

Passengers/ Uzay Yolcuları

Bu Pazar eşimle, eleştirmenler tarafından yerden yere vurulan “Uzay Yolcuları” filmini izlemeye gittik. Fragmanları ve oyuncuları çok iyi olan film beklediğimizden biraz farklı çıktı. Biz daha çok bir “İnterstellar” “The Martian” tarzı bir film bekliyorduk ki çıka çıka uzay romantizmi çıktı. Yani bildiğiniz aşk filmi…
Film görüp görebileceğiniz en az oyunculu film. Başroller de Chris Pratt ve Jennifer Lawrence var. Ancak Jennifer bile filme yarım saat sonra giriyor. Onların dışında bardaki robotu canlandıran Micheal Sheen ve yine arıza sonucu uyanan ama kısa sürede ölen filmde çok kısa bir rolü olan Laurence Fishburne var. Filmin finalinde de 5 saniye Andy Garcia görüyorsunuz Film toplam da 1 saat 57 dakika sürüyor.
Buradan sonrası Spoiler içerir !!!

Filmin konusu;  Dünyadan 120 yıl uzaklıktaki bir koloni gezegeninde yeni bir hayata uyanmayı bekleyen toplumun farklı kesimlerinden insanların olduğu bir uzay gemisinde geçen öykü. Tabi bu 5000 misafir 258 mürettebattan oluşan geminin yolcularından 4998 tanesi uyuyor kalan ikisi de filmin konusunu oluşturuyor.
Avalon uzay gemisinde oluşan teknik bir arızadan dolayı Jim Preston adlı yolcu derin uykusundan yaklaşık 90 yıl önce uyanır. Yıl boyunca tek başına yaşayan Jim yalnızlığa dayanamaz ve kapsülde uyuyan güzel ve genç yazar Aurora’yı uyandırır. Tabi onu uyandıranın kendisi olduğunu söylemez. Gemide ikisi arasında mecburiyetten doğan bir aşk başlar.


Aslında tüm film bu. Başka konu yok. 90 yıl boyunca o gemide yaşayacaklar, o gemide ölecekler. Birbirlerinden başka kimseleri olmayacak. Jim Preston’un Aurora’yı uyandırmasının etik olup olmadığı tartışılamaz bence, kim olsa aynını yapardı. Kendi adıma konuşayım, bende aynını yapardım. Bir eleştirmen de Jim Preston’un neden gemideki en güzel, genç ve zengin yazarı uyandırdığına takmış. “Jim Preston’un aşkına nasıl inanacağız” demiş. Kardeş, bende birini uyandıracak olsam yakışıklı olan yolcuyu seçerim, karşı cinsimi seçerim. Bunda anlaşılmayacak ne var, tamamen doğal içgüdülerine göre seçim yapıyor adam. Aşk zaten dış görünüşle başlayan bir şey değil mi?


Dizi deki tek aksiyon Jennifer Lawrence. Kadın romantik bir konuyu bile varlığıyla aksiyona çevirmeyi başarabiliyor. Şaka şaka, bir de Avalon’da oluşan bir arıza var. Nükleer bilmem ne arızası. Başka da aksiyon yok
Ben sıkılmadım. Ama bilimkurgu türü sevenlere göre değil. O anlamda biraz hayal kırıklığı yaratsa da kötü bir film değildi. Değişik bir aşk filmi izlemek için gidilebilir bence.

“Son”

Dün Harbiye Muhsin Ertuğrul Şehir Tiyatrosunda “Son” adlı oyunu izledik. Özgür Kaymak’ın yazıp yönettiği oyun referandum öncesi bol miktarda mesajlar içeren bir oyundu.

Oyunun konusu;

Tüm bilgi dijital ortama aktarılmış, insanlar tek tek damgalanıp sınıflarına göre bölgelere yerleştirilmiş ve hafızalarını silen bedava yemeklerin etkisiyle her şeyi unutmaya başlamışlardır. Değiştirilmemiş gerçeklerin yazılı olduğu tek şey, tüm diğer belgelerle birlikte yok edilen işaretli kağıtlardır. Karşılayıcı ve onunla yolu kesişenler şimdi hem kendi unutturulmuş geçmişlerine sahip çıkmak hem de gerçekleri kendilerinden sonrakilere aktarabilmek için bu kağıtların peşindedir.

Oyun tam 2 saat sürdü ve 2 saat boyunca nefeslerimizi tutarak izledik.Konuyu ilk okuduğumda bu bilim kurgu türünü nasıl sahneye koyacakları hakkında kafamda tonla soru vardı ama gerçekten harika bir sahne tasarımı ve görsellik vardı. Dekorlar muhteşemdi. Yalnız tek kötü yanı, oyunun değil o da izleyicinin, fazlaca yaşlı teyzelerden oluşmasıydı ki teyzelerim güne gelmiş de komşularıyla dedikodu yapıyor gibi sürekli konuşup durmalarıydı. Oyundan hiç bir şey anlamadılar, “Ne anlatıyor bu çocuk burada” cümleleriyle oyun boyunca müşerref olduk.

Tabi en çok beğendiğim de Aslı Şahin’in kumaştan perdeler üzerinde akrobatik hareketlerle canlandırdığı karakterdi. İnsan onu izlerken büyüleniyor. 

Çok fazla devam edebileceğini sanmıyorum bu oyunun, özellikle de bu dönemde. O yüzden bir an evvel gidip görmekte fayda var. Bu enfes oyunu kaçırmamalısınız.

 

Bilim Kadınları

Uzun zamandır yazmayı düşündüğüm bir yazıydı bu ama bir türlü kendime güvenip başlayamadım. Son dönemlerde artan kadın düşmanlığının etkileri etrafımızda büyüdükçe erkekler tarafından yeni yöntemlerle aşağılanmaya başladık. Eğitimsiz kesimin namusumuza, giyimimize sokakta bulunduğumuz saatlere, yüksek sesle kahkaha atmamıza takılmasını anladık da kendini eğitimli sanan bazı kesimin takıldığı noktaları bir türlü anlayamadık. En son Ekşi Sözlük’te gördüğüm bir başlıktan sonra artık bu konuda yazmak zorunda olduğumu hissettim.

Konu başlığı “Neden hiç kadın bilim adamı yok, kadınlar bilimle neden ilgilenmezler” gibi saçma sapan bir mevzuydu. Ben de internetten sadece kadın bilim adamları yazarak ulaşmış olduğum tonla sonuçtan bazılarını burada paylaşmak istiyorum. Malum başlığı açan arkadaşlar Ekşi Sözlük’ün kadın düşmanı, abaza, ergen zihinli arkadaşları (Düzgün ve mantıklı yorumlar yapan kaliteli arkadaşları tenzih ederek yazıyorum)olduğu için herhangi bir araştırma yapmak bir yana dursun azıcık bile üzerinde düşünmediklerini varsayıyorum. Hatta bir tanesi de altında şöyle bir yorum yapmıştı. “Bu soruyu yönelttiğim tüm kadınlar direk Marie Curie’yi anlatmaya başlıyor, bıktık artık” falan.

Öncelikle bu sevgili yazar arkadaşları bu sorularından ve yorumlarından ötürü tebrik edip, tarihteki ilk kadın matematikçi olan Hypatia’ya ne olduğunu sormak istiyorum. Hayatını okumaya üşeniyorsanız şuraya tıklayarak hayatı hakkında çekilmiş eski ve gayet kült bir filmi izleyerek de öğrenebilirsiniz. Genel kültürünüze olan bu katkımdan dolayı teşekküre gerek yok.

Güzellik ve Zekanın buluştuğu kadın Hedy Lamarr

Hypatia’nın başına gelenler tarihte bilimle ilgilenen ve düşünebilen tüm kadınların başına gelmiştir. Kilise ve benzeri dogmalar tarafından lanetli ilan edilip cadı diye yakılmış ya da taşlanarak öldürülmüşlerdir. Kadınlar tarih boyunca eğitim alma hakkından noksan olup da buna rağmen ölümle sonuçlanacağını bile bile bilimle ilgilenmiştir arkadaşlar. Hatta sanatla ilgilenen çok ünlü bazı yazarların bile aslında kadın olduğu ve erkek mahlaslarıyla yazdığı pek çok sanat sever tarafından da bilinmektedir.

 Ama ben orta çağa kadar inmeyeceğim.

İşte bilinmeyen, erkek hemcinsleri kadar tanınmayan ama bilim dünyasına büyük hizmetleri dokunan kadınların sadece bir kaç tanesi 

  1. Hypatia (370 – 415 yılları arasında yaşamış ilk kadın matematikçi ve astronom)
  2. Ada Lovelace (1815 – 1852) İlk algoritma
  3. Maria Mitchell (1818 – 1852) Astronomi
  4. Lise Meitner (1878 – 1889 ) Fizikçi
  5. Marie Curie (1867 – 1934 ) Kimyager ve Fizikçi
  6. Dr. Maria Telkes (1900 – 1995 ) Mühendis ve bilim kadını 
  7. Barbara McClintock (1902 – 1992) Sitogenetikçi
  8. Rachel Carson (1907 – 1964) 
  9. Grace Hopper (1906 – 1992 ) Matematikçi 
  10. Rita Levi-Montalcini (1909 – 2012 ) Nörolog
  11. Hedy Lamarr (1914 – 2000) Oyuncu Wi-Fi Teknolojisinin mucidi
  12. Roselind Franklin (1920 – 1958 ) Biyo Fizikçi
  13. Stephanie Kwolek (1923 -2014 ) Fizikçi 

Hee bunlar yetmediyse şu makaleyi de okuyabilirsiniz

http://www.gelisenbeyin.net/bilim-kadinlari.html

The Legend Of The Blue Sea

Mavi Deniz Efsanesi… Lee Min Ho ve Jun Ji Hyun’u buluşturan dizi.2016 kasım ayında başlayıp 25 Ocak ta son bulan dizi geçen sene en merakla beklediğim diziydi.Toplamda 20 bölüm sürdü. Fantastik romantik komedi diyebiliriz tarzına. İçinde dramatik öğeler olsa da baymayan bir dizi. Tıpkı Goblin gibi bu dizi de de bir reenkarne vakası vardı. Dizi sürekli yüzyıllar öncesinden günümüze geçişler yapıp durdu.


Tarih öncesinde birbirini tanıyıp aşık olan eski savcı günümüzde nitelikli bir dolandırıcı olan Hae Joon Jae (Lee Min Ho) ile her daim deniz kızı olup da eski adı Se-Hwa yeni adı Sim Cheong (Jun Ji Hyun) her dönem tekerrür eden imkansız aşkları ve sürekli tekrar eden lanetli kaderlerinin günümüzdeki reenkarne halini izliyoruz. Bakalım biricik çiftimiz bu hayatlarında laneti aşıp mutlu mesut yaşamayı becerebilecekler mi?


Böyle fantastik yapımları çok sevdiğim için ve şahane oyuncularla dolu olduğu için diziyi kesinlikle öneriyorum.
BUNDAN SONRASI SPOİLER İÇERİR !!

Adam erkek güzeli ama ona lafımız yok:)

Öncelikle geçmişte saygıdeğer vali Dam Ryung’ı günümüzde de nitelikli dolandırıcı Heo Joon Jae’ yi canlandıran Lee Min Ho’nun oyunculuğunu çok yetersiz buldum.İlk göz ağrım olmasına ve çok sevmeme rağmen oynadığı rollerin hepsinde tüm mimik ve davranışları aynı. Heo Joon Jae ile Heirs’taki Kim Tan arasında hiç bir fark yok gibiydi.Ya da diğer rolleri.

Sanki sadece nasıl göründüğüne önem veren biri gibi gelmeye başladı gözüme. Yine de çok iyi göründüğünü söylemeliyim.


Jun Ji Hyun benden sadece bir yaş küçük. İnanılmaz güzel, zarif, doğuştan soylu. Diziyi alıp götüren izlenilir kılan en büyük etken onun güzelliği ve güzelliğinin ötesine geçen oyunculuğu.

Bir insanoğluna aşık olup karaya ayak basan deniz kızını canlandırıyor. Ve eğer sevdiği adam da onu sevmezse kalbi taşlaşıp ölecek olan deniz kızını. Buna rağmen vazgeçmiyor. Yüzyıllarca süren ve başka bedenlerde reenkarne olarak devam eden aşkından.


Dizinin 2. yakışıklısı inanılmaz tatlı Shin Won Ho, ay müzisyenmiş bu yakışıklı ufaklık. Ufaklık diyorum 91 doğumlu çünkü. Sürekli o şaşkın bakan gözleri o kadar şekerdi ki.Al karşına koy, seyret. Dizi de Lee Min Ho’nun dolandırıcı çetesinden hacker oğlanı canlandırıyordu. Dizinin ikinci kadını olan kendinden büyük ablasıyla sevgili oldu,noonaa, deyip öptü ya kızı…


Filmde Lee Min Ho’nun babası karısından ayrılıp 1 çocuklu başka bir kadınla evleniyor. Lee Min Ho’da anne özlemine ve üvey anne eziyetine daha fazla dayanamayıp evden kaçıyor ve dolandırıcı olmasına sebebiyet veren Lee Hee joon’la tanışıyor. Yıllarca babasıyla görüşmeyip, iz bırakmadan kaybolan annesini arıyor.

Dizinin en komik sahnelerinden biriydi, Deniz erkeği ile birlikte drama seyredip ağlıyorlardı. Çünkü onların gözyaşları inciydi ve paraya ihtiyaçları vardı

Ben babasından nefret ettim dizi de. Ne kendi oğluna ne de üvey oğluna bir hayrı dokundu. Üvey oğlu anası kötü olsa bile yıllarca babasına kendini beğendirmek için çırpındı durdu. Ama adamın gözü onu hiç görmedi. Dizi de iyi bir insanı elbirliğiyle kötü yaptılar. Bir tek o çocuğa üzüldüm ben, kötü değildi o, sadece kötü bir anneye sahipti. Ve annesinin kollarında ölürken de bunu söyledi zaten “Senin benim annem olman en büyük lanetim”

Kötü cadı, üvey anne,lanet pislik vb.

O kötü cadı, üvey anneye de her şeyi kaybedip bir suçlu olması bir yana en büyük ceza oğlunun son nefesini verirken söylediği bu cümle oldu. Zerre üzülmedim kadına valla.


Dizi biraz durağan gitmesine rağmen güzel bir final yaptı. Gerçi gene saçma bir ara verdiler. Kız gitti, üç yıl sonra geri döndü ama en azından evlenmiş ve hamile bir şekilde gördük mutlu sonlarını. Buraya de tek eleştirim sadece onların mutlu sonları gösterildi. Ben dizinin 2. çiftini de görmek istemiştim oysa ki. Neyse hiç yoktan iyidir